HOŞGELDİNİZ......... SİTEDE KEYİFLİ VAKİT GEÇİRMENİZ DİLEĞİYLE.... Photobucket

HAYALLERİN PEŞİNDE(DEVAM)

2/3/2009 · Kategori: YAZARLAR VE DOSYALAR

 

Sonun Başlangıcı

Ertesi gün, Selina kahvaltıya inmedi. Kendisini odasına kapattı ve durumu protesto etti. Tabii, anne ve babasının planlarından haberi yoktu. O, sadece kendi durumuyla ilgili planlar peşindeydi. Ve kader de, onun peşinde. Anne ve babası, o gün alışverişe çıkmışlardı, Selina bunu gayet iyi biliyordu çünkü, onlar için Pazar demek, alışveriş demekti. Bir an, kendini çok yalnız hissetti. Dünden beri, ne annesi ne de babası onunla konuşmamıştı. Yanına gelip, tartışmamışlardı bile. Öylesine emindiler ki kendilerinden!

Selina, hırsla yastığını fırlattı. Dünden beri açtı ve bir şeyler yapmalıydı. Bir ara Nany’den yardım istemeyi düşündü, ama sonra hemen vazgeçti, bu yenilgi demekti. Ne yapacağını bilmiyordu ve yardıma ihtiyacı vardı. O sırada, aklına en yakın arkadaşı Cornelia geldi. Corn, bu işte yardımcı olabilirdi. Hemen, telefonuna sarıldı. Hızla tuşları çevirip beklemeye başladı. Dııttttt, dıtttt:

-Alo.

- Alo, Cornelia.

-Ah, Seli, sen misin canım, şu anda çok meşgulum, manikür yaptırıyorum da.

- Üzgünüm  Corni, ama işin bittikten sonra bana uğramalısın, dedi. Sesi kırgındı.

- Ah canım, sanırım durum ciddi. Sen iyi misin?

-Hiçte iyi değilim Corni, bana yardım etmelisin, bizimkilerle atıştım ve….

-Tamam canım, ben 10 dakikaya kadar gelirim, hadi bye.

-Corni……

Telefon kapanmıştı. Selina, çaresizce başını salladı. Cornelia’nın çabuk gelmesini umdu.

 

Ayağa kalkıp kütüphanesini  karıştırdı. O sırada, ünlü ressam Pablo Picasso’nun hayatını anlatan kitabı buldu. Sayfaları çevirip, önsözü geçtikten sonra okumaya başladı. Ünlü ressamın hayatı, Selina’ya göre bir hayli ilginçti. Kitabın arkasında, yapıtlarının resmi vardı. Hızla, kitabın arkasını çevirdi. Aslında bu resimlerin kopyalarının hemen hemen hepsi onda vardı. O sıralar orijinal resim bulmak zaten zor bir işti, bu yüzden Selina resimlerin kopyalarını istemişti. Aslında düşünceli kızdı Selina. Aniden duyduğu bir korna sesiyle irkildi. Corni, bu kadar çabuk gelmiş olabilir miydi? Pencereden dışarıya bakınca, polis arabasını gördü ve ters giden bir şeyler olduğunu anladı. Hızla odasından çıktı. O sırada kapıda, hizmetkarlardan Nany, polislerle konuşuyordu. Selina, Nany’e dönüp:

-Ne olmuş? Dedi merakla.

Nany, sessizce başını salladı. Genç polis memurlarından biri, Selina’yı süzerek:

-Siz Selina Cattlers mısınız? Dedi.

Selina, gümbr gümbür atan kalbini yatıştırmaya çalışır gibi elini kalbine götürüp:

-Evet, dedi.

Genç polis memuru hoşnutsuzlukla kafasını salladı ve:

-Üzgünüm Bayan Cattlers, anne ve babanız bir trafik kazası geçirdiler ve ne yazık ki kurtulamadılar.

Selina, bir an uyuduğunu düş gördüğünü sandı. Aslında her şey şimdi kayıyordu, eşyalar, polis, Nany ve yerler. Dünya, Selina’nın altından kaydı. Ve Selina, büyük bir gürültüyle yere çöktü. Üzerine, sanki bütün dünya yıkılmıştı.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

HAYALLERİN PEŞİNDE..

27/2/2009 · Kategori: YAZARLAR VE DOSYALAR

Sıla Tekin imzalı yepyeni bir roman daha..(not: Sıla Tekin yazarımızın takma adıdır)

            HAYALLERİN PEŞİNDE

 

 

Kötü Bir Süpriz

 

Sıcak bir yaz sabahıydı. Selina, daha uykusundan yeni uyanmıştı. Üzerinde pembe pijamasıyla, aşağı kata inmek için terliklerini aradı. Odası, kendisine yetecek kadar büyüktü, hatta bundan biraz fazlaydı. 17 yaşındaki bir kıza göre, bayağı bir topluydu. Kestane renkli yatak başlığının üzerindeki oymalar, insanı hayrete düşürecek kadar güzeldi. Yatak başlığının üzerinde, çeşitli çiçekler, çocuk-melek şeklinde resimler tasvir edilmişti. Çarşafı ve yorganıysa, zaten renk cümbüşü içerisindeydi.  Bu odanın, sanatçı ruhlu birine ait olduğu hemen anlaşılıyordu. Yerdeki İran halısı, odaya ayrı bir egzotiklik vermişti. Halının her bir deseninde Selina’yı mümkün bulmak mümkündü. Adeta, o ve odası bütünleşmişti.  Selina, şimdi odasında dört dönerken, aslında ne kadar güzel bir odası olduğunu fark ediyordu. İlk döşediğinde de, aynı hayranlıkla bakmıştı odasına ama, her güzel şey gibi, odasının güzelliğini de bir süre sonra fark edemez olmuştu.  ‘Gene hayallere daldın Selina, terliğini bulmalısın’ dedi kendi kendine. Ve tekrar odanın içinde fır dönmeye başladı. O sırada aklına, kedisi Cornelia geldi. En yakın arkadaşının ismi de Cornelia idi ve bu yüzden aralarında hep tartışma çıkıyordu. Arkadaşı bunu, kendine yapılmış bir saygısızlık olarak görüyordu. Oysa, Selina kedisini Cornelia’yla tanışmadan çok önce almıştı ve adını, televizyonda gördüğü ünlü manken Cornelia Prats’dan etkilenerek koymuştu.  Zaten Selina’nın arkadaşları hep kibar İngiliz lordlarının kızlarıydı ve genelde iyi de olsalar, tekelinde hep aynı kalacaklardı: Alıngan ve şımarık. O sırada, oymalı kapı hafifçe itildi ve içeriye gayet tombul, bembeyaz tüyleriyle, tüy yumağını andıran bir kedi girdi. Kedinin ağzında, Selina’nın aramaktan bitap düştüğü, pofuduk terlikleri vardı. Selina, hemen kedisinin yanına gitti ve hışımla terlikleri ağzından aldı. Yatağa oturup, terliklerini ayağına geçirirken, Cornelia’ya ya doğru, kızgın bir bakış fırlattı. Kedi, uysalca yalandı. Ardından Selina, nin yanına gitti ve işaret parmağını ona doğru sallayarak, kızgın bir ifadeyle’ Bu yaptığın çok yanlış Corn. Sen bir kedisin, köpek değil. Ayrıca, zaten yeterince tüylüsün ve fazladan birkaç tüy daha yutmana göz yumamam,’dedi. Ama, kedi hiçbir şey olmamış gibi yalanmayı sürdürünce, Selina sinirlendi ve tombul kedisini koltuğununaltına kıstırdı.Kedi, biraz debelenir gibi oldu ama sonra kendini Selina’nın kollarına bıraktı. Selina, onun bu halini görünce biraz yumuşar gibi oldu. Yere doğru eğilerek, Corn’u bıraktı. Corn,  cezasının bitttiğini anlayınca,    merdivenlerden aşağıya doğru zıplayarak inmeye başladı. Selina, gülerek onu takip etti. Evlerinin muazzam büyüklükte bir merdivenleri   vardı. Evin ikinci katının doğu ve batı yakasındaki merdivenleri birleşerek, ortak bir noktada buluşuyordu; bu da merdivenlerin balo salonu merdivenini andırmasına sebep oluyordu.  Mermer basamakların beyazlığı, her zaman Selina’yı büyülenmesine sebep oluyordu. Hatta, merdivenleri her inişinde, kendini Sindrella gibi hissediyordu. Özellikle de parti zamanlerı. Yavaş yavaş merdivenleri indikten sonra, sağ tarafa ilerleyen Selina, şöminenin karşısına kurulmuş masayı görünce gülümsemekten kendini alamadı. Bu sıcakta hala şöminenin karşısında kahvaltı etmekte ısrar ediyorlardı. Aslında, şömineyi yaktıkları yoktu ama, Selina nedense şöminenin karşısında yemek yediklerinde sıcak bastığını hissediyordu. Eşyaların her zaman yerine getirmek zorunda oldukları görevleri olduğunu düşündüğü için, şöminenin karşısında durmak onun için ısınmak demekti. Aynı zamana, buzdolabının ve birçok dondurucu aletin bulunduğu mutfağa girmekte, onun için kuzey kutbuna girmekle eşdeğerdi. Normalden fazla bir soğukluk hissediyordu mutfakta. Bu yüzden, genellikle odasına kapanırdı. Odası, her şeyiyle onun için muntazam bir sığınaktı. Her eşyayı kendisi seçmişti, her şeyi kendi yerleştirip dekore etmişti, bu yüzden odasıyla arasında hep bir bağ vardı.Odası onun için, hiçbir zaman ne sıcak ne soğuk olmuştu. Hep ılık gibiydi. Yaz aylarında bile, sıcaklığı fazla hissetmezdi. Selina, başını sallayarak, keşke odamda yaşayabilsem,  diye düşündü. Tabloları ve O….. Ama, hayalleri kısa bir bağırışla kesildi. ‘Selina, kızım gelmiyor musun?’

Ah annem, diyerek iç çekti ve yürümeye devam etti. Sonunda, şöminenin önündeki kahvaltı masasına gelmişti. Meşe ağacından yapılma sandalyelere oturmak, içine bir tür ferahlık vermişti. Genellikle, şöminenin karşısında plastik sandalye tercih ederlerdi. Selina, bunu hiç anlayamazdı. Çünkü, annesi bunun modayla ilgili bir şey olduğundan bahsetmişti. Hiç anlamazdı modadan. Hizmetçiler, önüne içinde biraz pancake, biraz zeytin, biraz da peynir ve reçelin bulunduğu kahvaltısını ve çayını koydular. Selina, fincanın kulpundan tutarak, fincanı yukarıya kaldırır ve  camdan yapılmış fincama onaylar bir ifadeyle bakar: ‘Olmuş.’ Bunun ardından, bekleyen hizmetçi artık mutfağa   gitmekte bir sakınca olmadığını düşünerek, masanın çevresinden ayrıldı. Selina’nın tam karşısında babası, onun yanında da annesi vardı. İkisi de ciddi bir biçimde kahvaltı ediyorlardı. Bir ara, salama uzandığında annesiyle göz göze geldi. Annesi, huzursuz edecek biçimde ciddiydi. Birden cesaretini topladı ve gözlerini anne ve babasına dikti:

-Neler oluyor? Dedi.

Anne ve babası, şaşkın bir biçimde önce kendi aralarında bakıştılar. Havaya uzun bir sessizlik hakim oldu. En sonunda annesi, derin bir nefes aldı ve kayıtsızca  yemeğini yemeyi sürdürdü:

-Bir şey olduğu yok kızım.

Selina, bu sefer babasına baktı. Bakışları o kadar kararlıydı ki, babası annesinden yardım istemek için, annesini dürtmek zorunda kalmıştı. Annesi, başını yemekten kaldırdı ve:

-Bak kızım, diye söze başladı.

Selina, nihayet bir şey öğrenecek olmasıyla   ferahlamıştı.

-Biz babanla düşündük taşındık ve seni otellerimizden birine stajer olarak göndermeye karar verdik.

İlk bakışta zararsız gibi görünen teklif, aslında Selina’nın resimden ve konservatuardan vazgeçmesi demekti. Ve Selina, bunu yapmalarına asla izin vermeyecekti:

-Anne, bu bir tür şaka mı? Diye söze başladı. Yavaş yavaş kararlılığı yüzüne yayılıyordu. Benim konservatuarda okumak istediğimi biliyorsunuz ve bir hafta sonra da 18 yaşına gireceğim. Böylece, hep istediğim gibi resim dalında çalışmalar yapabileceğim. Şimdi neden böyle bir öneride bulunduğunuzu anlayamadım, dedi.Sesi soğuk ve kayıtsızdı.

Bu yüzden, annesi biraz daha katı olması gerektiğini fark etti. Tam söze girecekken babası onu durdurdu:

-Bak Selina, dedi babası. Küçüklüğünden beri sanata olan ilginin farkındayız. Biz seni her zaman destekledik. Ama, dediğin gibi artık üniversite çağına girdin ve biz senin ne idüğü belirsiz sanat maceralarıyla zaman kaybetmeni istemiyoruz. Bu yüzden bir an önce işleri kavramalısın. Önce üniversite de işletme okursun, sonra da işimizi devralırsın. Daha sonra işine alışıp iyi bir yönetici olursun ve hobi olarakta resim yaparsın. Hatta, ileriki yaşlarda konservatuara girmen için bir sakınca görmüyoruz, dimi hayatım? Dedi karısına.

Selina, resmen şok geçiriyordu ve bunu bir an önce atlatmalıyı, aksi takdirde hayatının dizginlerini kaptıracaktı. O resmi bir hobi olarak görmüyordu. Onun için resim, bir yaşam biçimiydi. Kendi yaşamının ana unsuruydu. Yavaş yavaş kendine geldi ve olabildiğince soğuk bir sesle:

-Ama ben öyle düşünmüyorum baba, dedi. Siz işlerinizi nasıl isterseniz öyle yürütün, ama ben  resim yapmakta ve konservatuar okumakta ısrar ediyorum. Bu yüzden, hayallerinizi erteleyen siz olacaksınız, dedi öfkeyle. Ardından sandalyesinden kalktı ve:

- Bir ay sonra da İtalya’ya gidiyorum, buna engel olamayacaksınız,dedi.

Hızlı adımlarla merdivenleri çıktı. Bir yandan da, gözlerinden yağmur gibi süzülen yaşları siliyordu.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

GÖLDEKİ YEŞİL CESET..

3/10/2008 · Kategori: YAZARLAR VE DOSYALAR

SEVİL ATASOY

Göldeki 'yeşil' ceset

Gölden "yeşil" bir kadın cesedi çıkarttılar. Kafası ve elleri yoktu. "20 yaşında ve üç haftadır suda" dediler. Katili kasap sandılar. Hepsi yanlıştı.

New York Adli Tıbbı'nın şefi Dr. Baden, titiz bir çalışmayla yanlışları düzeltti. Polis Dan Reidy de yeni kanıtlardan yola çıkarak bir yıl önce karısının kaybolduğu iddiasıyla kendilerine başvuran bir kocanın peşine düştü. "Yeşil ceset"in söz konusu kayıp kadın olduğu kesindi, ama katilin kocası olduğu, tüm delil sayılabilecek işaretler onu gösterse de kanıtlanamıyordu...

ONU ilk gören bir balıkçıydı. İyice korkmuştu doğrusu. Nasıl korkmasın ki. "Şu suyun üzerindeki yeşil şey de nedir?" diye meraka kapılmış, kayığın burnunu o yana çevirmiş, bir kaç metre yaklaştığında kafası olmayan bir bedenle karşılaşmıştı. http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=6555209

"Parmak izlerini alamıyoruz amirim" diye bildirdi, "yeşil şeyi" sudan çıkartan polisler. "Sadece kafası değil, elleri de yok! Katil, kim olduğunu bulamayalım diye kafasını, ellerini kesmiş, cesedi morga götürüyoruz."

Katil kasap olabilir

Mermer masasının üzerine yerleştirilen bedene şöyle bir baktı hastanenin patoloğu. "Yeşillik, göldeki yosunlardan" dedi. Ardından işe koyuldu. "Öleli üç hafta olmuş. Atletik yapılı, yirmilerinde bir kadın. Sol göğsünün hemen altı kesilmiş, bir miktar doku çıkartılmış. Katil kasap olabilir." Polisler, çevrede ne kadar kasap varsa sorguya çektiler. Doktorun tarifine dayanarak, kadının mümkün olduğunca gerçeği yansıtabilecek resmini çizdiler, el ilanları bastılar, gölün civarındaki köy ve kasabalarda dağıttılar, ağaçlara, duvarlara yapıştırdılar. Bir türlü, kadını tanıyan çıkmıyordu. Bir hafta sonra, "Bu iş böyle olmayacak" dedi soruşturmayı yürütmekle görevlendirilen polis Dan Reidy, "Cesedi New York'a götürelim, bir de doktor Baden incelesin, belki başka ipuçları bulur."

Harika çocuk Dr. Baden

Dr. Baden, kimya ve biyoloji lisansından sonra, önce gazeteciliğe heveslenmiş, ardından doktor olmaya karar vererek New York Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne girmişti. Öğrenciliğinin ilk gününden itibaren patolojiye merak salmış, New York adli tabipliğindeki hiçbir otopsiyi kaçırmamaya gayret etmişti. Patoloji uzmanlık eğitimini tamamladıktan kısa bir süre sonra, aynı yerde çalışmaya başladı. "Yeşil ceset" önüne konduğunda, henüz New York Belediye Reisi Edward Koch, Amerika'nın bu yeni "harika çocuğu"nu, şef kadrosuna atamamıştı. Dr. Baden, 151 çalışanlı, 3.5 milyon dolar bütçeli New York adli tabipliğinde, yılda 35 bin dolar maaş alan şef yardımcısıydı.

Dr. Michael Baden'i tanıdığımda, artık New York adli tabipliğinin şefi değil, New York Eyalet Polisi Adli Tıp Soruşturmaları Birimi'nin eş başkanıydı. Bundan sonra okuyacaklarınızı, onun ağzından aktarıyorum.

"Her çeşit cesede alışıktım da, yeşilini ilk kez görüyordum. Kadın, tahmin edildiği gibi yirmilerinde değil, çok daha yaşlıydı. Kıkırdaklarındaki kalsiyum, belkemiğinin özellikleri, orta yaşın üzerinde olduğunu gösteriyordu. Yumurtalıklarını inceledim. Normalde ceviz büyüklüğünde olur, yaşlandıkça büzüşürler. Bununkiler erik boyundaydı. Bana göre kadın, 55'lerindeydi.

Midesinde kısmen sindirilmiş meyve ve sebze kalıntıları gördüm. Elma ve havuçları saptadım, ama kalanını anlayamadım. Bunları, ölümünden hemen önce yemiş olmalıydı. Ölüm nedenini belirleyemesem de, sindirim tamamlanamadığına göre, aniden gerçekleşmişti. Bulunamayan kafasına bir darbe aldığı sonucuna vardım..."

Göğsündeki yara izi

"Kafası, elleri öylesine düzgün biçimde kesilmişti ki, bir şerit testere ile yapıldığını düşündüm. Göğsünün altındaki yara izi ise, ilgi çekiciydi. Kafa ve ellerin kesiminde gösterilen titizliğe karşın, bu yara çok özensizdi, çirkindi, beceriksizce yapılmıştı. Belki de, sivri bir cismin üzerine düşmüştü. Başı ve elleri olmasa da, sadece bu yaradan kadının kimliğini belirlenebilirdi.

Benden önce cesedi gören doktor, üç haftadır suda olduğu sonucuna varmıştı. Tıpkı kadının yaşı gibi, bu süre de doğru olmayabilirdi. Bedenin üzerindeki yosunları kazıdım, mikroskopla incelenmek üzere biyoloji bölümüne gönderdim. Gelen rapor, haklılığımı kanıtladı. Yosunlar, iki çeşitti. Bir bölümü tazeydi, bu yılın yosunlarıydı. Bir bölümü ise geçen yazdan kalan cansız yosunlardı. Bu durumda kadın, en az 18 aydır suda olmalıydı."

Ablam 2 yıldır kayıp

Polis Dan Reidy, kurbanın eşkalini yeniden tanımlattı. Bu kez, kadının 20'lerinde değil, 55 yaş dolaylarında olduğunu göz önüne aldılar, bir buçuk yıl önce ortadan kaybolan birini aramaya başladılar. Aradan 24 saat geçmeden, bir kadın polisi aradı. "Ablam iki yıl önce kayboldu" dedi ve ekledi: "Verdiğiniz eşkal ona uyuyor."

"Sol göğsünün altında bir iz var mıydı" diye sordu polis Reidy heyecanla. "Evet" dedi kadın, "Çocukken ağaçtan düşmüş, göğsünün tam altına bir ağaç kütüğü saplanmıştı. Boyu uzadıkça, yara izi de büyüdü. Çok çirkin bir izdi, gördükçe üzülür, soyunmaya utanırdı."

"Ablanızı en son ne zaman gördünüz?" diye sordu polis. "Bizim evde" diye yanıtladı kadın. "Kocasıyla ziyaretime gelmişlerdi." Polis Reidy, alacağı yanıttan adı kadar emin olarak bir soru daha yöneltti. "En son ne yemişti, hatırlıyor musunuz?" "Elbette" dedi kızkardeş, "Elma, armut ve havuç." Polis Reidy, "Eniştenizin adı nedir, nerede oturur?" diye sordu. Adresi verdi kadın ve adını söyledi "Wilbur Howard" "Hay Allah kahretsin" diye hayıflandı polis içinden, "Elimden nasıl da kaçırmışım".

Karım evi terk etti

Yeşil cesedi gölden çıkarttıklarında 1976 baharıydı. 1975 Ağustosu'nda bir adam polisi aramış ve 40 yıllık karısının evi terk ettiğini ve aylar geçtiği halde kendisinden haber alamadığını anlatmıştı. Zaman zaman kavga ettiklerini, birçok kişinin buna tanık olduğunu, birkaç kez evden ayrıldığını, ancak bir süre sonra döndüğünü söylemiş, başına bir şey gelmiş olabileceğinden kaygılanmış, polise haber vermek ihtiyacını hissetmişti. Polis, adının Wilbur Howard olduğunu söyleyen adamı karakola davet etmiş, heyecanlı oluşundan kuşkulanmış, söylediklerinin doğru olup olmadığını meydana çıkartmak amacıyla, hukuken bir anlam taşımasa da, onu yalan makinesine bağlamış ve poligrafını çekmişti. Adam, doğru söylüyordu.

Tek tanık pedikürist

Yeşil cesetle ilgili ilk raporda, 20 yaşlarında bir kadın olduğu belirtildiğinden, polis Reidy'nin aklına, bir yıl önceki bu kayıp bildirimi hiç gelmemişti. "Yalan makinesini aldatabilen adam, baldız ziyaretinden hemen sonra, karısının başına vurup öldürdü, kafasını, ellerini testereyle kesti, götürüp bedenini göle attı herhalde" diye düşündü ve Wilbur Howard'ın kapısını çaldı.

"Kuşkularınızda haklısınız" dedi Wilbur Howard. "Dr. Michael Baden'in mucizeler yarattığını gazetelerden okuyorum. Ancak, söyler misiniz lütfen, yeşil cesedin karım Katherine olduğunu nasıl ispatlamış?" Haklıydı. Kadının geçmişine ait hiçbir tıbbi belge bulunamıyordu. Bir akciğer röntgeni bile çektirmemişti. Sıklıkla pedikür yaptırdığı biri, cesedin ayaklarına bakmış, "Küçükken ağaçtan düşmüş, sol başparmağını kırmış, bu nedenle eğriydi. Bakın bununki de eğri, yüzde 90 ihtimalle, o olabilir" demişti ama, bir pediküristin tanıklığı yetmezdi elbette.

Wilbur Howard'ın karısını öldürdüğüne dair başka deliller de vardı. Evinde bir testere, bir marangoz masası, garajında ufak bir tekne, kapısının önünde bir station wagon otomobil buldular. Aracın taban döşemesinde küçük lekeler vardı ama, defalarca deterjanla silindiğinden kan olup olmadığını bile anlayamadılar. Kadının kayıp olduğu süre, göğsünün altındaki yara, son yemeği, pediküristin tanıdığı kırık başparmağı, hep göldeki cesedin Katherine olduğuna işaret ediyordu ama, savcı hiçbirini kesin kanıt olarak kabul etmedi ve "Bunların hepsi rastlantı olabilir" dedi.

Polis Reidy çaresizdi. Dosyayı kapatabilmek için Wilbur Howard'a bir teklifte bulundu. "Senin katil olduğunu biliyorum, ama kanıtlayamıyorum" dedi. "Vasiyetine karını öldürdüğünü yaz. Belgeyi bir banka kasasında sakla. Ölümünden sonra avukatın açsın. Dosyayı o zaman kapatsınlar, faili meçhul kalmaktan çıksın." Kayıtsızca omuz silkti Howard, "Nasıl istersen" dedi.

Vasiyette yazmıyordu

Aradan iki yıl geçti. Polis Reidy hálá görevdeydi. Sağlığını yakından izlediği Howard'ın bir kalp krizi geçirip, öldüğünü öğrenir öğrenmez, 200 kilometre kadar ötedeki hastaneye gitti, cesedini teşhis etti. Avukatını buldu, vasiyet kasadan çıkartıldığında yanındaydı. Heyecanla göz gezdirdi. Cinayetle ilgili tek bir satır bile yoktu.

Gölden çıkan yeşil cesedin kimliği hálá meçhul. Wilbur Howard'ın karısının katili olduğu, bir varsayımdan öteye anlam taşımıyor. Cinayet, bir on yıl kadar sonra işlenmiş olsaydı, DNA analizleri sayesinde hem cesedin kimliği hiç bir kuşkuya yer vermeyecek biçimde anlaşılabilecek, hem de evdeki testerede, otomobilin ya da teknenin içinde, zavallı kadının kanı, saçı, derisi gibi bir delile ulaşılabilecekti.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« <


Simli Meyveler
href="http://www.blogcu.com/cimcime05/">